Yazıcıoğlu'nun kaderi kötü yazıldı/Devam
DDT kendi adamlarını da öldürür mü? Elbette. Kullanır, posası çıktığında, ya da onun, bildiği çok şey konusunda konuşma olasılığı doğduğunda, ya da onun ölümü yaşamasından çok işe yarayacaksa, öldürür. DDT bir dayanışma örgütü değildir. O sistemin canını korur, hangi insanın canı olursa olsun, insan canı onun için önemsizdir. Zaten en önemli işlerinden biri nüfus katletmektir. İnsanlara, bilgisayar oyunlarında fareyle tıklandığı gibi tıklar ve onları öteki dünyaya gönderir. Hatta bildiği herşeyi olduğu gibi söyleyenlerden çok, çok şey bilen adamlarını öldürmesi daha olasıdır. Çünkü konuşan, herşeyi söylediği için, öldürülürse, çevresi konuştukları yüzünden öldürüldüğünü anlayacaktır. Oysa konuşmayanın her zaman konuşma olasılığı vardır ve bunun önünü kesmek önem taşır.

Yazıcıoğlu’nun soruşturma kapsamında olmaması, Ergenekon soruşturmasının uydurukluğunu gösteren çok sayıda kanıttan yalnızca biridir. Yazıcıoğlu MHP ile aynı kökendendi. DDT öncesinden, normal devletin derin faaliyetleri konusunda olsun, DDT’nin eylemleri konusunda olsun çok şey bilmekteydi. Eskiden beri aktif olarak bunların içindeydi. Çok insanın katiliydi. Eğer işin bilemediğimiz, sonradan kokusu çıkabilecek başka yönleri yoksa, herhalde bu yüzden ölmesi istendi. Ya Ergenekon’a ilişkin bir konuda istenmeyen birşeyler söyleseydi?

Bir de bir kişi ya da örgüt güçlensin isteniyorsa, onu mağdur kahraman etmek, diğer yazıda da belirttiğimiz gibi, uygulanmakta olan bir tekniktir. Seçim sonuçlarından açıkça görülmektedir ki BBP’nin güçlenmesini istemişlerdir. Aynı sıralarda Sivasspor'un şaşırtıcı puanlara ulaşması da dikkat çekicidir. Sivas'ta birşeyler çevirilmekte ya da çevirilecektir. Zaman gösterir.

Hem öldürdüler, hem devlet töreni yaptılar. Ruh hastalıkları topluma devletten bulaşmaktadır. Her yer Eşref Bitlis, Uğur Mumcu parkları, bulvarları, anıt mezar doludur. Çünkü DDT’nin, böyle ikiyüzlü, şizofrenik davranması zorunludur.

Cenazenin ardından Oya Baydar’ın Taraf gazetesinde bir yazısı yayınlandı. (Yazıyı okumak için lütfen tıklayın:
http://www.taraf.com.tr/makale/4855.htm> ) Devlet konusunda söylediklerini az bulmanın dışında, yazıya, özellikle de, yazının “hiç kimse üşümesin, kimse kazalara kurban gitmesin, hiçbir canlı acı çekmesin diye çaresiz dilekler diledim” cümlesine, yürekten katılıyorum. Soldan yazıyı eleştirenler, o adama insani duygular ifade etmesini yanlış bulanlar oldu. Asil bu tutum yanlıştır. Yazıcıoğlu faşistti ve öldü diye, bizim iyi insanlığımız da mı ölsün? Ayrıca insanlığın intikam duygusuyla ilerlemesi olanaksızdır.   İntikam duygusu, insanları yanlışa itme tekniklerinden biri olarak DDT tarafından kullanılmaktadır. a
iddianame
1 Mayısınız kutlu olsun ama böyle değil/Devam
Taksim üzerinde neden bu kadar duruluyor? Taksim’in üç özelliği var. Biri Türkiye’de en görkemli 1 Mayıs gösterilerinin burada yapılmış olması. İkincisi, 1977’de yaşanan kanlı provokasyon. Üçüncüsü, Atatürk anıtı. 1. ve 2. özellik için ille de Taksim isteniyorsa, bunun raconu farklıdır. En görkemli gösteriler burada oldu diye isteniyorsa, en azından aynı görkemde gösteri örgütlenmesi gereklidir. Bu olamayacaksa, ki bugün bunun koşullarının olmadığı açıktır, olana kadar istenmez. Provokasyon nedeniyle isteniyorsa da mantık aynıdır. Provokasyona, “siz bizi vurdunuz ama biz yine buradayız” cevabı verilecekse, yine 1977 kadar güçlü bir gösteri örgütlenir. Bu olamayacaksa, olana kadar istenmez. İstendiği zaman da hayır cevabı kabul edilmez. Yani o kadar güçlüsündür ki hayır diyemezler. Yoksa bazı sınıfsal değerler eskitilmektedir. Küçük düşürülmektedir. Geriye kaldı Atatürk anıtı. Atatürk ilerici işlevleri olmuş bir burjuva devlet adamıdır. Saygı duyulabilir ama sınıfsal bir değer olan 1 Mayıs’a bulaştırılmayacak kadar yabancıdır. Çok isteniyorsa anıta 2 Mayıs’ta gidilir.  

Yıkıcı gruplara gelince. Bunların kafa yapısının, devletin cezaevi fabrikalarında seri üretimi yapılmaktadır. Bilindiği gibi, 1990 öncesinde Dev Sol’un ve birçok başka grubun başını devlet tutmuştur. Dağları PKK’ya, cezaevlerini bu gruplara kamp olarak atamıştır. Buraya adam atmak için mitinglerde polise boşuna ve abes bir biçimde gençleri dövdürmüştür. İyice öfkelenen gençler içeri girince, bu “devrimci” öfkeyle, beyin yıkama yöntemlerinin kucağına düşmüşlerdir. Çıkınca kendi çevrelerini de aynı yönde etkilemişlerdir. Yıkacak, kıracak, polisle gereksiz yere çatışacak ve bunları devrimcilik sanacaklar... Neydi o 1 Mayıs eylemleri? Evleri ateşe vermeler, camları kırmalar... Ben bunlara 1 Mayıs eylemi demiyorum. Devlet kendi çalıyor, kendi oynuyor.

Şimdi herkes ağlaşıyor. İşte polis biber gazı kullandı, birçok grubu Taksim’e sokmadı, dayak attı, plastik mermi attı vb. Bu devletten ne bekleniyordu, merak ediyorum. Hesabı buna göre yapmak gerekiyordu. Devlete iyi olmadığı için kızgınlık duyuluyor. Yani bir tür aile kavgası. Devlet sınıf düşmanı olarak görülmüyor. Karşısında böyle bir anlayış olduğundan, devlet de bununla oynayabiliyor. Taksim duvarı yıkıldı deniyor. Yıkıldı da başımıza yıkıldı, devlet bundan kârlı çıktı. O resmi tatil ilan etmiş, o izin vermiş, makul sayı diye şart koşmuş vb, oldu. Taksim dayatılmadı ve hak koparılmadı.  Bir de üstüne üstlük, bazı “sol” gruplar düpedüz vatandaşa savaş açmış gibi saldırıda bulundu. Vatandaşın ne düşünmesi bekleniyor?

1 Mayıs, Türkiye’de yüzbinlerin demiyorum, milyonların gönlünde kalıcı yeri olan bir gündür. Ama şekilde görüldüğü gibi, bu insanların çok çok azı gösterilere katılıyor. Çünkü eylemin örgütlenişi insanların içine sinmiyor. Sonra da “sol” dönüp vatandaşı bilinçsizlikle suçluyor. Tut kelin perçeminden.
a

Sayı 1 / Mayıs 2009
Gazete dergi karışımı bir yayın.
Gaze-der.
Gazederin geneli ayda bir,
gazete bölümü her önemli olayda  güncellenir. 
THY uçağı düşmemiş düşürülmüştür/Devam
5 Şubat’ta Amsterdam’da düştüğü söylenen THY uçağı konusunda Can Ataklı şöyle yazmış:

“DE TELEGRAAF GAZETESİ: Kazadan 45 gün kadar sonra bir Hollanda gazetesi ‘Düşen THY uçağında Pentagon’u ilgilendiren çok gizli bilgilerin olduğunu, FBI’ın başarılı bir operasyonla bu gizli bilgilerin bulunduğu leptopları ‘başına bir iş gelmeden’ kurtardığını’ yazdı.

“GİZLİ ASKERİ BİLGİLER: Uçakta bulunan Ronald A. Richey, John Salman, Ricky E. Wilson ve Michael T. Kemmer, Boeing firmasında çalışıyordu ve yanlarında Pentagon için geliştirilen bir askeri projenin çok gizli kayıtları vardı. Ne yazık ki Amerikalıların hepsi ölmüştü.

“NASIL ORGANİZE OLDULAR: İşte o andan itibaren aklıma takılan bir soruyu cevaplamak için soruşturmaya başladım:’Amerika düşen bir uçaktan leptopları nasıl almıştı, o kargaşa içinde bunu nasıl organize etmişlerdi?’

“AKILALMAZ OPERASYON: Araştırmayı biraz derinleştirince ortaya müthiş bir gerçek çıktı. FBI örneklerini 24 dizisinde gördüğümüz gibi akılamaz bir operasyon yapmıştı. Kaza öğrenildiği an harekete geçen FBI, Hollandalı yetkililere ‘Uçağa kimse yaklaşmayacak’ talimatı vermişti. Hollanda da bunu kabul etmişti.
...
“ÇANTA ALINIYOR: Hollanda uçağa kimseyi yaklaştırmayınca FBI ajanları olay yerine yetişiyor, uçağa girip ‘nerede oturduklarını bildikleri’ Amerikalıları buluyor ve şifreli çantayı alıp çıkıyorlar. Kurtarma çalışmaları da bundan sonra başlıyor.

“TEKNİSYENE KELEPÇE: Konuyu THY Genel Müdürü Temel Kotil’e sordum. Kotil, ‘O gün neler yaşandığını tam olarak bilemiyoruz henüz. Ama bizim alandaki bir teknik görevlimiz, boynunda apron kartı olduğu halde uçağa koşmak isterken bazı Amerikan ajanları tarafından durdurulmuş. Elemanımızın ısrarla uçağa gitmek istemesi üzerine yere yatırılıp elleri kelepçelenmiş ve bir saat depoda tutulmuş’ dedi.

“KURTULAN OLURDU: Düşünüyorum da, eğer FBI bu inanılmaz operasyona kalkışıp yardımı 40 dakika bekletmeseydi ölen 10 kişiden kurtulan olabilirdi. Çünkü görgü tanıkları ilk dakikalarda pilotların hareket ettiğini ama sıkıştıklarını söylediler. Zamanında yetişilse belki de şu anda yaşıyorlardı.

“YA AMERİKALILAR: Ölen 10 kişinin içinde gizli bilgileri taşıyan Amerikalıların da bulunması da şüphe çekiyor. Onca kurtulan yolcu arasında Amerikalıların olmaması tuhaf geliyor.” (
<http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=932478&Date=23.04.2009&CategoryID=77>)

Geçtiğimiz günlerde kazaya ilişkin teknik rapor yayınlandı. Burada da şöyle deniyor:

“...Raporda, gaz pedalının tekrar otomatik pilotun kontrolüne neden geçmiş olabileceğinin tam olarak bilinemediği belirtiliyor. Pilotların gaz pedalını sabit tutmaları gerektiği görüşüne yer veriliyor.”(Hürriyet, 28/4/2009)

Pilotlar aptal ya da deneyimsiz olmadıklarına göre, gaz pedalını sabit tutmamış olamazlar. Pilot oto pilotla inişe geçse bile, bilir ki, gazı kestiği anda herşey otopilota döner, gösterge bozuk olduğuna göre otopilot da göstergeye göre davranır. Aslında otopilotla indiğini bile sanmıyorum ama inse de gazı kesmeyecek kadar usta olduğu bilinmektedir. Uçağın irtifa kaybetmesi uzaktan kumandayla sağlanmıştır. 11 Eylül’de uçakların kulelere çarpması, 5 bilim adamını taşıyan uçağın rotasının epey dışında düşmesi, belki Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin araçta mükemmel bir GPS olduğu halde dağa çarpıp parçalanması da hep bu teknolojinin eseridir.


Yani, 25 Şubat’ta Amsterdam’da düştüğü söylenen THY uçağı gerçekte düşmemiş, uzaktan kumandayla düşürülmüştür. Pilot o denli ustaymış ki, uzaktan başka emirler verildiği halde, uçağı düşürmeyip sürtünerek indirmeyi başarmıştır. Ama kuşkusuz uzaktan kumanda gibi bir gariplik olduğunu da anlamıştır. İçindeki birilerini öldürmek için uçak düşürülmek istenmiştir. Bu başarılamayınca FBI diye lanse edilen bir ekip (Bu ekibin de resmen FBI olup olmadığını bilmiyoruz.) gelmiş, 40 dakika kadar kimseyi uçağa yanaştırmamış ve düşürme nedenini oluşturan Amerikalıları ya da başkalarını ve, uzaktan kumandaya tanık olmuş mürettebatı öldürmüştür.

Pilotların ölümü başka türlü açıklanamaz. Resimlere istediğiniz kadar bakın, kokpitin o kadar hasarlı olmadığı gözle görülmektedir. (
<http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/galeridetay.aspx?P=19&cid=20607&rid=2>) Ön takımların kokpite ne kadar girdiği bir soru işaretidir, ama girse de, bu nedenle 4 kişi birden ölmez. Belki biri ikisi ölür ama hepsi ölmez. Onlar tanık oldukları olay nedeniyle öldürülmüşlerdir. Cinayete kurban gitmişlerdir.

FBI’ın sorunu Amerikalılar’ın yalnızca laptopları da olamaz. 10-12 kişinin öldüğü bir kazada 4 Amerikalının birden ölenlerin arasında olmaları ihtimal hesaplarını bile altüst etmektedir. Nereden bildiler ki onların öldüklerini? Hayır, ölmedikleri için gelip öldürdüler. Cinayeti örtpas etmek için, düşürülme olayına tanık olan mürettebatı da yok ettiler. Laptoplara el koydular. Bu olay düpedüz cinayettir. Amerikalılar, İsviçre’deki deneyle ilgili bilgiler taşıyor olabilirler. Bilindiği gibi bu deneyle ilgili birçok bilim adamı, asistan sapır sapır öldürülüyor. Bilmediklerimiz, anlamadıklarımız da cabası... Geçen yıl, kalp rahatsızlığı bulunmayan Marmara Üniversitesi Yüksek Enerji ve Plazma Fiziği Anabilim Dalı Başkanı Işıksal da 49 yaşında kalpten öldü. Daha önce kendisi Bolu Kartalkaya’da kuşkulu bir kaza geçirmiş. 30 Kasım 2007'de Isparta'da düşen Atlasjet uçağında Prof. Dr. Engin Arık ve başka bilim adamları ölmüşlerdi.
 
THY uçakta 134 kişi olduğunu söylemiş, uçaktan 135 kişi çıkmıştır. Bir Finlandiya pasaportu bulunmuş, sahibi bulunamamıştır. Finlandiyalı yetkililer, pasaportun sahibinin evinde oturduğunu söylemişlerdir. İlk ağızda 5 cesedi CNN göstermiş, Hollandalı yetkililer de hastaneye kaldırılan 7 kişinin öldüğünü söylemişlerdir.  Buna göre 12 kişi öldüğü halde, ölü sayısı sonunda 10 diye açıklanmıştır. İş karışıktır.

THY’de birileri bizim burada yazdığımızdan daha fazla bilgi sahibidirler. Sus dendi onlara, onlar da sustular. Ama birileri, onların bu durumu bildiklerini biliyorlar. Bu nedenle THY’de bunları bilenlerin de canları tehlikededir. Hatırlanacağı üzere, Milli Piyango İdaresi müdürü bir adamın “öfkesi”ne kurban gitmişti. Adam kızıp gelip onu öldürmüştü. Çok açık ki müdür birşeyleri biliyordu, bu durumda DDT kızgın adam kılıfında müdürü yok etti. Bildiği de herhalde Milli Piyango paralarının DDT tarafından nasıl hortumlandığı vb, idi. Şimdi gözümüzü açalım, THY’de kalp krizi, trafik kazası, beyin kanaması vb, ya da kızgın adam vb, türünden kılıflar altında ölüm olmasın.   

Şu işe bakar mısınız? THY’nin uçağı düşüyor, birileri 40 dakika kimseyi yanına yanaştırmıyor. Olay uluslararası olduğu için THY büyük olasılıkla dışişlerini araya sokmaya çalıştı. Ama çete mensubu DDT, çetedaşının işine her zamanki gibi destek oldu ve herkesi susturdu. Ondan sonra kalkıp bize ulus devlet nutukları atıyorlar! Ne ulus devleti ya? Ortada insanlık yok ki ulusun devleti olunsun. Devletler artık başta kendi ulusları olmak üzere tüm insanlığı soymaya ve öldürmeye, bunun için de artistik numaralarla kandırmaya programlanmış yaratıklardır. ABD’nin, Hollanda’nın ve Türkiye’nin yaptığı aynı insanlık düşmanlığıdır. 
a


Bu dünyadan Şirin de geçti / Devam
Şirin ile Sinan aşık olduktan sonra kısa süre içinde evlendiler. Nihat, Peyami Arıırk ve ben, onların nikahına Eskişehir’e gittik. 8 Şubat 1969 olduğunu unutmuştum, yeni okudum. Ben Nihat onlara şahitlik yapmıştı diye hatırlıyordum. Şirin ile 2003’te görüştüğümüzde o düzeltti. Dedi bindiğiniz tren geç kaldığı için Nihat şahitlik yapmaya yetişemedi. Eskişehir’den beşimiz birlikte döndük. Trende, silahlı mücadele hangi koşullarda doğru olur, o günün koşullarında doğru mudur diye, tatlı tatlı epey tartıştık. Sinan, özet olarak, silahlı mücadele doğru ya da yanlış olsun, hiçbir koşulda arkadaşlarını yaya bırakamayacağını söyledi. Konuşma kesildi. Üzerimize kara bulutlar çöktü. Aklımızdan geçen, bu delikanlı, babayiğit adam yoksa ölecek mi düşüncesiydi.

Şirinler Sıhhiye’de bodrum katında bir ev tuttular. Sanıyorum bir kere onlara oturmaya gittik. Bir kere de su bastığında temizlemeye. Derken Şirin hamile kaldı. Bir süre sonra, Sinan ya tutuklandı, ya dağa çıktı, hatırlamıyorum. Şirin yalnızdı ve hamileliğinde bazı sorunlar vardı. Geldi, dayımla ikimizin evinde 1-2 ay kaldı. Hep yattı. Bir sorun çıkmasın, bebek doğsun diye titizleniyordu. Sinan’ın geleceği olmadığını biliyordu. Bunu konuştuk da.

Sonra ya Şirin iyileşti ya Sinan çıktı, Şirin evine döndü. Bu arada Taylan Özgür kahpece öldürüldü. Ardından bebek doğdu. Tarihi 28 Ocak 1970’miş. Adı Taylan oldu. Biz 16 Şubat 1970’de evlendik. Taylan bebeği hep uzaktan izledik. Şirin’i daha az görüyorduk. Bebeğin bakımını son derece adaletli bir biçimde paylaştıklarını biliyorduk. İkisi de önemli hiçbir işini aksatmıyordu.

Bu arada TİP ile Dev Genç’in ilişkileri bozuldu. Biz TİP’liydik, 1970 yazında TKP’li olduk. Dev Gençliler’le hep dost kaldık ama.... 1970-1971 ders yılı başında benim ODTÜ İdari İlimler’de öğrenci derneği seçimlerinde adaylığımı koymam kararlaştırıldı. Yusuf Aslan da karşı listeden adaydı. Silahlı büyük bir grup genç fakültenin giriş holünde yığıldı. TİP yandaşı olan Doğu Devrimci Kültür Ocakları’ndan da büyükçe bir grup silahlı genç aynı yerde toplandı. Nihat’la biz kan dökülmesine her zaman karşıydık. Devletin uygulayageldiği şiddete karşı o zaman zorunlu olan kitlesel şiddet ayrı olarak ele alınmalıydı. Baktık ki, hem de öğrenci derneği gibi tırı vırı bir nedenden kan çıkacak. Ne yapalım derken aklımıza Sinan geldi. Taksiye bindik, Sinanlar’ın Aydınlıkevler’deki evlerine gittik. Sinan yalnızdı, Taylan bebeğe bakıyordu. Ben aday olmasam, ben kalacaktım bebeğe bakmak için. Ama aday olduğum için, Sinan’ın bir arkadaşını çağırdık, o bebeğe baktı, biz yine taksiyle ODTܒye geldik. Herkesin derinden saygı duyduğu Sinan, iki laf etti ve ortalık süt liman oldu. Bu, Sinan’la son görüşmemizdi. Sinan, 31 Mayıs 1971’de pusuya düşürüldü. Şirin oğlunu, Sinan’ın anne babası Nazife ve Adnan Cemgil ile paylaşarak büyüttü.

Biz yurtdışında olduğumuz için uzun yıllar Şirin’le görüşemedik. 1980 sonrasında Avrupa’da olduğu haberi gelince, bir konferans vesilesiyle kendisini İngiltere’ye davet ettik. Birlikte bir iki gün geçirdik. Bir gece sabaha kadar dertleştik. Gördüğü işkenceleri, evlendiğini o zaman öğrendik. Evlenmesi çok doğaldı. Mutlu bir evlilik olmadığına üzüldük.

Aradan yine yıllar geçti. Ben 1992’de Türkiye’ye kesin dönüş yaptım. 2003 yılında Şirin Türkiye’ye gelmiş. Bir arkadaş vasıtasıyla beni buldu ve bize geldi. Hediye olarak bir kolye getirdi. Basit, doğal bir kolye. Bunu o günden beri boynumda taşıyorum. Benim için en değerli mücevherdir. Geldiğinde resimlerimizi çektik. Gittikten sonra filmi tab ettirip ona yolladım. Teşekkür kartı attı. Bu arada ben köye taşındım. Taşınma hay huyu içinde adresini kaybettim. Günlerdir adresi olan kartı arıyordum. Onu bize çağıracaktım ki ölüm haberi geldi.

Nasıl Şirin ile Sinan arasına siyasi farklılıklar girmediyse ve onların evliliğini gölgelemediyse, Şirin ile bizim dostluğumuzun arasına da siyasi farklılıklar girmedi. Aramızda hep güvene dayalı bir ilişki oldu. Ben eski TKP’nin eski genel sekreteri Nabi Yağcı’ya, insan olarak demiyorum, iyi bir insan olabilir ve bu da önemlidir, ama siyasi olarak bir an bile güvenmedim. Onun sisteme karşı bir duruşu olduğunu hiç düşünmedim. Ama hangi örgütte olursa olsun, Şirin’in bu sisteme karşı durduğundan hep emindim. Durumum hiç müsait olmadığı halde cenazesine gitmeyi bir borç bildim. Onun anısı önünde her zaman saygıyla eğileceğim. 

Genel Kurmay Başkanı, “vatandaşlarımıza düşen görev”in, “sadakat içinde ülkesini ve devletini sevmesi” olduğunu söylemiş. Ülkeyi sevmek ayrı bir konu da, devleti neden sevecekmişiz ki? Bizi keriz gibi görüyor herhalde. Yukarıdaki resimde görülen babayiğit genç adam ordunun kurşunlarıyla vurulmuştur. Öteki resimdeki beyaz saçlar kendisi daha 40 yaşına gelmeden, 12 Eylül'ün işkencehanelerinde ağarmıştır. Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i, bu devlet asmıştır. Bu devletin yaptıkları saymakla bitmez, tükenmez. Onu sevmek için hiçbir neden yoktur, ama ondan tiksinmek için neden çoooktur. 

Cenaze çok çok kalabalıktı, güzeldi ama çok fazla slogan bağırıldı. Sloganlar, güçlü bir  toplumsal başkaldırıya oturmadığı zaman, fazla bağırılırsa, içi boş teneke gürültüsü yapar ve bağırma nedeni kişisel tatmine kayar. Bence işin bu yanı, Şirin’in de, Sinan’ın da ruhuna aykırıydı. Onlar 1968 çocuklarıydı. Taylan’ı, 39 yıl sonra, bebekliğinden beri ilk kez cenazede gördüm ve gurur duydum. Bütün konuşmalardan sonra onun yaptığı bir düzeltme çok anlamlıydı. Annemin hayatının göbeğinde politika değil, hayatın kendisi vardı dedi. Kesinlikle katılıyorum. Cenazede Şirin’e ve Sinan’a en çok yakışan, Taylan’ın kendisiydi. Ona, eşine ve şeker kızına uzun, mutlu ve başarılı bir ömür diliyorum.
Çeşitli linkler:
<http://www.sabah.com.tr/pz/haber,18873418F94B4882AAA8B6B637D2C44E.html>, <http://www.gazeteoku.com:80/popup.php?id=301&url=http://www.taraf.com.tr/makale/5223.htm>, <http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa.php?KartNo=48381> Rakel mektup,
<http://www.sesonline.net:80/php/genel_sayfa.php?KartNo=53410> Şirin mektupa
Vatandaştan
 
 
 
 
Mardin'de dehşet saçan yine DDT'ydi / Devam
Şunu okuyarak başlayalım:

“Göç nedeniyle köyde sadece korucuların kalmasından sonra gidenlerin toprakları, korucu aileleri arasında paylaşıldı. Ancak, kendilerine az arazi verildiğini ve haksızlığa uğradığını iddia eden Abdülkadir Çelebi, köye yeniden dönmek isteyen ailelere tepki gösterdi. Eski muhtar Hamit Çelebi ile yeni muhtar Cemil Çelebi ise akrabalarının köye dönüşünü destekledi....”(Hürriyet, 6/5/2009)

Bu bilgi gazetelerde ancak satır aralarında yer alıyor. Bir kez, devletin yaptığı çok çirkin bir iş daha ortaya çıkıyor. Göç eden ailenin toprağı nasıl paylaştırılır? Burası TC ise, insan diyelim İstanbul’da oturur, ama oralarda toprak sahibi olabilir. Ama C olmadığı için, hukuk devleti hiç olmadığı için, göç etti diye adamın toprağı elinden alınmış. Belli ki devlet, korucuları göç edenlerin topraklarıyla kafaya almış. Kürt’ten alıp Kürt’e vererek ayır buyur yapmış. Bunu yaparak, aynı zamanda başka bir önlem daha almış oluyor: Göç edenler geri dönemezler çünkü orada yerleri kalmamış. Akrabalarının vb, desteğiyle ya yine de dönerlerse?  Onun önlemi de bu olayla alınmaktadır. Artık dönmeyi istemeyeceklerdir çünkü ailecek silinmekten korkacaklardır.                                                                       

Orada Kürt özerk bölgesi kurulacak. Başı bağlı, başını Apo tutuyor. Şimdi azıcık soldan esip üfüren Apo, gerçekte Mesut Yılmaz’ın Kürt versiyonu gibi birisi. Başa geldikten sonra oralarda hayaller kırılacak, sorunlar yeniden patlayacak. Dolayısıyla, ne olur ne olmaz, Türkiye’de yaşayan Kürtler’in yeniden orada yoğunlaşması istenmiyor. Bu kez savaşın hakikisi ve temizi çıkmasın diye! Bununla da bağlı olarak, artık zamanla bölgede halk silahsızlandırılmak isteniyor. Bu vahşet devletin silahlarıyla yapıldı diye bağırıldıkça, silahlar toplanacaktır. Herhalde buna korucuların silanlarını toplamakla başlanacaktır. Ordunun bile tabanı tepedekiler için güvenilmezken, koruculara güvenilmesi için neden bulunmamaktadır.

DDT’nin başka amaçları da olabilir. Töre cinayetleri de uzun bir süredir dikkat çekmektedir. Doğu’da muazzam bir kültürsüzlük var, eğitime daha büyük önem verilmelidir dedirtmektedir. DDT, belki Avrupa Birliği’nden eğitim için para koparma peşindedir. Bu olay bu amaca da hizmet edebilir. Ayrıca, bilmediğimiz birşeyler oluyor, ona dikkat vermeyelim diye bununla bizi oyalıyor, yani gündem patlatıyor da olabilirler.

Olay garip. Müslümanın ne psikopatı, ne manyağı namaz kılanları taramaz. Bunu ancak robot gibi eğitilmiş profesyonel bir ekip yapabilir. Diyelim müslüman adam cinnet geçirdi ve taradı, cinnetten sonra pişmanlık duyar, bunalıma girer. Şu habere bakar mısınız:

“Sanık Abdülkadir Çelebi ve çocuklarını yakından tanıyan A.K., adliye izlenimlerini Hürriyet’e şöyle anlattı: ‘Adliyede göz göze geldik. Sanki bir katliamın içinde yer almamış gibi rahattılar. Aralarında gülüşüyorlardı. Onların bu durumuna şaşırdım.’

“Törede kadına saygı var.


“Yörede kan davalarının durdurulması ve ailelerin barıştırılmasında görev alan emekli öğretmen A.K, böyle bir katliamın kan davası olamayacağını belirtti:

“ ‘Kan davalılar arasında bir silahlı çatışma ya da kavga olduğu zaman kadınlara, kızlara her iki taraf da inanılmaz saygı gösterir. O kavganın, çatışmanın ortasında kadın, başörtüsünü çıkarıp orada dövünmeye başlayınca, iki taraf da silahlarını susturur ve kavga orada hemen son bulur. Töre, adet budur. Ancak, Bilge köyünde tam tersi bir olay yaşandı. O yüzden, kafalar karıştı.’”(Hürriyet, 7/5/2009)

Kafalar tabii karışır. Bu kan davası falan değil! Töre katliamı da değil! Korkmayalım, insanımız bu vahşeti yapacak kadar gerilemedi. Bu düpedüz DDT katliamı!

Tutturmuşlar, katliam türbede planlandı diye. Nereden biliyorlar? DDT o türbeyi bu işte kullandı da oradan biliyorlar. Köyü basanlar maske takıyorlar. Oysa tanınmamak gibi bir dertleri olamaz, zira insanları arkadan vuruyorlar ve inkar da etmiyorlar. Elde makinalı tüfek olduktan sonra, aynı iş maskesiz de olurdu. Maske takıyorlar ama ertesi güne kalmıyor yakalanıyorlar. Bölge dağlık. Bunlar korucu, dağlar onların avucunun içi gibi. Niye 3 ay sonra değil de ertesi gün yakalanıyorlar? Ve niye, bu kadar rahatlar? Çünkü tetikçiler büyük olasılıkla yakalananlar değil, işin örtüsü olarak 14 yaşındaki çocuk ve onun yanında profesyonel keskin nışancılardır. Herhalde çocuk bu işe türbede hazırlanmıştır. Ya frekans vererek, ya ilaç, ya hipnoz... Çocuk yanındakileri tanımasın diye maske takılmıştır. Ötekiler de bu işi maddi çıkar karşılığında üstlenme görevi almışlardır. Belki bu detaylarda yanılıyorum. Ama genelinde bu işte bir çapanoğlu olduğu açıktır.

Bu kuşkuyu yalnızca ben duymuyorum Mehmet Altan da şöyle yazmış:

“Katliam organize ve profesyonelce...
  .....
“`Korucunun korucuya` ettiği mi?
“Bu kanlı ruh halini açıklamaya, bu görülmemiş vahşeti izaha yeter mi?
“Yoksa `görüntünün` altından başka bir `gerçek` mi çıkacak?
  .....
“Bu, altından `çapanoğlu` çıkacak bir karanlık cinnet ise de...
Gerçekten bir `aile husumeti` ise de...
Ülkenin hastalanmakta olduğunu gösterir.” (Mehmet Altan,
<http://www.tumgazeteler.com/?a=5043640> )

Hastalanmak devlet için çok hafif kalıyor. Devlet çoktan ölmüş bir hortlaktır. Başında bir hortlakla ülke de tabii hastalanmaktadır. Ölenlerin yakınlarına baş sağlığı dilemek bile boşuna. Bu ortamda, bu belalarla, başımızın sağ olması olanaksızdır.  
a